Kosova'da, Batı'nın, bu eylemler uluslararası hukukun klasik normlarıyla ve toprak egemenliği ilkesiyle çelişse bile, vaaz ettiği değerlere uygun hareket etmeye istekli olup olmadığı sınandı. Müdahalenin Güvenlik Konseyi'nden doğrudan bir yetki alınmadan gerçekleşmiş olması, bu anı daha da önemli kılıyor: liberal düzen, biçimsel yasallık yoluyla değil, ahlaki meşruiyet yoluyla hareket etti.
Sylë Ukshin'in "1990-2008 Döneminde Alman Dış Politikasının Kosova'ya Yönelik Rolü" adlı kitabından ortaya çıkan en etkileyici ve derin yorumlardan biri, her zaman açıkça teorik terimlerle ifade edilmese de, Kosova'nın Soğuk Savaş sonrası liberal Avrupa düzeninin normatif laboratuvarını temsil ettiği fikridir. Bu sadece bölgesel bir kriz değil, aynı zamanda Avrupa'nın 1989'dan sonra üzerine kurulduğunu iddia ettiği temel ilkelerin, yani insan haklarının korunması, uluslararası sorumluluk ve mutlak devlet egemenliğinin sınırlandırılmasının yapısal bir sınavıydı.
1999 yılı tarihi bir dönüm noktasıdır. 1945'ten beri ilk kez, Avrupa'nın kalbinde, savunmasız bir nüfusun insan haklarını koruma adına devlet egemenliği sınırlandırılmıştır. NATO'nun Kosova'ya askeri müdahalesi, toprak çıkarları, doğal kaynaklar veya klasik jeopolitik hesaplamalarla değil, yeni bir normatif argümanla gerekçelendirilmiştir: Müdahale etmemenin müdahaleden daha zararlı olduğu ve tarafsızlığın ahlaki suç ortaklığı anlamına geldiği durumlar vardır.
Destekleyin ZAMANGerçeği koruyun.
Profesyonel gazetecilik kamu yararınadır. Desteğiniz, gazeteciliğin bağımsız ve güvenilir kalmasına yardımcı olur. Siz de katkıda bulunun. 1 euro fark yaratır.
Okuyucuya Mektup — Neden Desteğinizi İstiyoruz? Katkı yapmakBu anlamda Kosova, genişleyen liberal düzenin sadece pasif bir yararlanıcısı değildi; onun en radikal ve tehlikeli sınavıydı. Kosova'da, Batı'nın, bu eylemler uluslararası hukukun klasik normlarıyla ve toprak egemenliği ilkesiyle çelişse bile, vaaz ettiği değerlere uygun hareket etmeye istekli olup olmadığı test edildi. Müdahalenin Güvenlik Konseyi'nden doğrudan bir yetki alınmadan gerçekleşmesi, bu anı daha da önemli kılıyor: liberal düzen, biçimsel yasallık yoluyla değil, ahlaki meşruiyet yoluyla hareket etti. Bu anlamda Ukshini, Kosova olayının sadece uluslararası hukukun gelişimi için değil, aynı zamanda Alman dış politikasının dönüşümü için de bir katalizör haline geldiğini vurguluyor.
Ukshin'in analizine göre, Almanya bu dönemin en önemli mimarlarından biri olarak ortaya çıkıyor. ABD'ye atfedilen en sesli veya sert lider rolünde değil, müdahaleye normatif ve kurumsal Avrupa meşruiyetini kazandıran aktör olarak. Almanya, Kosova'yı daha geniş bir çerçeveye yerleştirdi: yerel bir Balkan çatışması olarak değil, Avrupa için bir sınav olarak. İşte bu, müdahaleyi Avrupa kamuoyu için siyasi olarak kabul edilebilir ve zaman içinde sürdürülebilir kılan şeydi.
Bu yorum, Kosova'yı Avrupa tarihinin periferisinden merkezine taşıyor. Kosova, Avrupa liberal düzeninin en açık şekilde ifade edildiği, ancak aynı zamanda en kırılgan olduğu yer haline geliyor. Ve tam da bu nedenle, insani müdahale ve uluslararası sorumluluk tartışmalarında, savunulması ya da göreceli hale getirilmesi gereken bir referans noktası olarak günümüze kadar varlığını sürdürüyor.
Rambouillet, UNMIK ve devlet oluşumunun mimarisi
Bu normatif anın ardından Ukshini, Rambouillet'deki Alman rolüne ve Kosova'daki savaş sonrası düzenin inşasına özel önem veriyor. Almanya'yı ABD ve Büyük Britanya'nın yanında ikincil bir aktör olarak gören yaygın anlatının aksine, kitap Berlin'in elindeki çok taraflı mekanizmaları ustaca kullanarak sürecin kurumsal mühendislerinden biri olduğunu savunuyor.
Rambouillet anlaşması, sadece diplomatik bir başarısızlık veya dayatılmış bir ültimatom olarak değil, Kosova'nın statüsünün uluslararasılaşmasına yönelik temel bir adım olarak sunulmaktadır. Almanya, AB'deki rolü, Temas Grubu'ndaki çalışmaları ve ABD ile koordinasyonu sayesinde, Kosova'nın artık iç Yugoslavya sorunu olarak değil, Avrupa güvenliği sorunu olarak görüldüğü bir çerçeve oluşturulmasına katkıda bulunmuştur. Anlaşma Sırp tarafı tarafından imzalanmamış olsa da, Rambouillet anlaşması Kosova'yı kesin olarak Yugoslav egemenliği alanından uluslararası yönetim alanına taşımıştır.
Savaştan sonra bu süreç UNMIK aracılığıyla kurumsallaştırıldı. Ukshin, uluslararası yönetimi geçici bir teknik çözüm olarak değil, devlet oluşumunun geçiş aşaması olarak yorumluyor. Tüm çelişkileri ve sınırlamalarıyla UNMIK, Kosova'nın Sırbistan'dan yasal, idari ve sembolik olarak kademeli olarak ayrılması için bir mekanizma görevi gördü. Almanya, BM ve AB yapılarındaki rolüyle bu mimarinin başlıca garantörlerinden biriydi. Dahası, Ukshin, UNMIK'in kuruluşunun kökenini, pratikte NATO hava saldırıları döneminde bir tür çıkış stratejisine dönüşen Fischer Planı (Nisan 1999) olarak bilinen Alman barış planıyla doğrudan ilişkilendiriyor. Bu plan aynı zamanda, Kosova'nın savaş sonrası yönetiminin, Güvenlik Konseyi tarafından yetkilendirilen ve NATO barış gücü (KFOR) tarafından desteklenen BM liderliğindeki bir barış gücü misyonuna emanet edilmesini önererek, Birleşmiş Milletler ve Rusya'nın Kosova için uluslararası barış sürecine geri dönmesi için bir mekanizma görevi gördü.
Benzer şekilde, Ukshin savaş sonrası süreci sonsuz bir yönetim dönemi olarak değil, Kosova'nın devletinin uluslararası aktörler ve yerel kurumlar arasındaki etkileşim yoluyla inşa edildiği yeni bir siyasi gerçekliğin pekişme aşaması olarak görüyor. Almanya bu sürecin sadece bir destekçisi değil, aynı zamanda başlıca mimarlarından biriydi.
Bağımsızlığın tanınması: doğaçlama değil, doruk noktası
Sylë Ukshini, Şubat 2008'de Almanya'nın Kosova'nın bağımsızlığını tanımasını, ani bir siyasi eylem veya tek taraflı bağımsızlık ilanına mekanik bir tepki olarak değil, çok daha önce başlayan uzun bir diplomatik, normatif ve hukuki sürecin mantıksal bir sonucu olarak ele alıyor. Bu yorumda, tanıma tarihten kopuk bir an değil, on beş yıllık stratejik düşünme, uluslararası katılım ve ahlaki sorumluluğun buluştuğu nokta olarak değerlendiriliyor.
Ukshin, 2008 öncesinde Alman siyasi elitinin ne kadar derin bir bölünme içinde olduğunu dikkatlice belgeliyor. Tereddüt, Kosova'ya sempati eksikliğinden değil, tanımanın sonuçlarının tam olarak farkında olmaktan kaynaklanıyordu: Avrupa Birliği içindeki bölünme riski, Rusya ile gerilimler, uluslararası düzene yönelik etkiler ve emsal teşkil etme korkusu. Analizinin ağırlığı burada ortaya çıkıyor: Almanya dürtüsel bir aktör olarak değil, ilkeleri istikrarla uzlaştırmaya çalışan bir devlet olarak hareket etti.
Bu kitapta kapsamlı bir şekilde analiz edilen Bundestag'daki tartışmalar, Dışişleri Bakanlığı'nın argümanları ve transatlantik ve Avrupa ortaklarıyla yapılan yoğun istişareler, yavaş ilerleyen ancak içsel tutarlılığa sahip bir dış politikayı ortaya koymaktadır. Kosova'nın tanınması, Berlin tarafından "son sorumlu seçenek" olarak anlaşılmıştır; ideal bir seçim olarak değil, statükonun sürdürülemez hale geldiği bir durumda en az istikrarsızlaştırıcı alternatif olarak. Bu anlamda, tanıma, uzun süredir devam eden bir Avrupa krizini sona erdirmeyi amaçlayan, onu süresiz olarak uzatmayı hedeflemeyen bir düzenin rasyonel bir eylemiydi.
Ukshin'in analitik bir dikkatle ele aldığı "özgün vaka" tezi, hukuki tartışmadan kaçınmak için kullanılan retorik bir manevra olarak değil, üç rakip ilke arasında dengeyi korumak için kullanılan siyasi bir araç olarak sunulmaktadır: kendi kaderini tayin hakkı, bölgesel istikrar ve uluslararası düzenin bütünlüğü. Almanya için, Kosova'nın bağımsızlığının ihraç edilebilir bir model olarak değil, şiddet, uluslararası yönetim ve devletin dağılmasıyla ilgili kendine özgü bir tarihe verilen özel bir yanıt olarak okunması şarttı.
Bu bakış açısıyla Almanya, Kosova'yı tanıyan devletlerden biri olmanın ötesinde, devlet yapısının yasal ve diplomatik garantörü olarak ortaya çıkmaktadır. Taahhüdü sadece resmi tanımayla sınırlı kalmadı: Berlin, özellikle Uluslararası Adalet Divanı'ndaki süreç için siyasi ve hukuki zemini hazırlamada, Kosova'nın bağımsızlığını uluslararası alanda savunmada kilit bir rol oynadı. Bu rol, Almanya'yı benzersiz bir konuma yerleştiriyor: sembolik bir sponsor değil, Kosova'nın uluslararası meşruiyetinin mimarı.
Bu şekilde Ukshini, 2008'i tarihin sonu olarak değil, Kosova'nın devlet oluşumunun ilk aşamasının kapanış anı olarak görüyor; bu aşamada uluslararası tanınma, Kosova ile büyük Avrupa güçlerinden biri arasında sabırla inşa edilen bir ilişkinin sonucuydu.
Geçmiş ve gelecek hakkında bir kitap
“Almanya'nın Kosova'ya Yönelik Dış Politikasının Rolü 1990–2008” adlı çalışma, Almanya'nın Kosova'ya yönelik dış politikasının tarihsel bir incelemesinden daha fazlasıdır. Bu kitap, uluslararası karar alma süreçlerinin iç dinamikleri, kriz anlarında değerlerin, korkuların, normların ve çıkarların nasıl iç içe geçtiği ve devletlerin yalnızca güç temelinde değil, aynı zamanda hafıza, kimlik ve ahlaki sorumluluk temelinde de hareket ettikleri gerçeği hakkında bir eserdir.
Liberal uluslararası düzenin krizde olduğu, insani müdahale ilkelerinin göreceli hale getirildiği ve Kosova'nın kendisinin sıklıkla gerilim altındaki bir alan olarak ele alındığı bir dönemde, Ukshin'in kitabı kritik bir hatırlatma niteliği taşıyor: Kosova'nın devletleşmesi, Batı'nın sadece çıkarlar adına değil, değerler adına hareket etmeye karar verdiği ve Kosova'nın siyasi ve askeri elitinin doğru stratejik hedefleri izlediği tarihi bir anın ürünüydü. Ve Almanya, diğer tüm Avrupa devletlerinden daha fazla, normatif kaderini Kosova'nın kaderine bağlamıştı.
İşte bu yüzden Almanya, Kosova'nın en kalıcı müttefiki olmaya devam ediyor: jeopolitik bir tesadüften değil, Kosova'nın Almanya'nın kendi dönüşümünün bir parçası olmasından, tarihsel olarak kendi içine kapalı bir güçten sınırlarının ötesinde sorumluluk kabul eden bir aktöre dönüşmesinden kaynaklanıyor. Kosova ve Almanya arasındaki ilişki sadece stratejik değil; aynı zamanda derin tarihsel ve normatif bir ilişkidir.
Sonuç olarak, bu kitap bizi sadece tarihi hatırlamaya davet etmiyor. Bizi tarihi bir yükümlülük olarak okumaya davet ediyor: Kosova'nın devletleşmesinin rastgele bir gelişme olmadığını, zorlu kararlar, uluslararası uzlaşmalar ve anlamının sürekli savunulmasıyla inşa edildiğini anlamaya davet ediyor.
Bugün Kosova'yı savunmak, her şeyden önce, Almanya'nın -Avrupa'nın en önemli aktörlerinden ve transatlantik askeri ittifakın bir parçası olarak- belirleyici bir rol oynadığı Avrupa'nın özgürleştirici bir projesi olarak tarihini savunmak anlamına gelir. Bu rol sadece Kosova'nın Avrupa'daki geleceğine değil, aynı zamanda ittifakın kendi güvenilirliğine ve normatif geleceğine de bağlıydı. Bu anlamda, bu çalışma, sadece Almanya'nın Kosova'ya yönelik politikasını değil, aynı zamanda Kosova meselesinin bölgesel bir sorun olmaktan çıkıp uluslararası politikanın merkezi bir meselesi haline gelmesini anlamak isteyen herkes için vazgeçilmezdir.
Ayrıca okuyun: